Gecenin ilerleyen saatleri olmasına karşın hastane acilinin yoğunluğu azalmamıştı. Güvenlik görevlisi eşliğinde gelen hanımefendi nöbetçi şef ile görüşmek istediğini söyleyip odama girdi. Ayakta zor duruyordu. Koluna girip oturması için yardımcı oldum. Soluk soluğaydı. Terini kurulayıp dinlendikten sonra nüfus kağıdını uzatıp kendini tanıttı.
Emekli öğretmendi, kadın hastalıkları servisinde ameliyat olup yatmakta olan arkadaşının yanına çıkmak istemiş ziyaret saati olmadığı için geri çevrilmişti. Kısa bir ziyaret için güvenlik görevlisi ile birlikte yanına çıkabileceğini söyledim ancak o refakatçi olarak hastanın yanında kalmak istiyordu.
Refakat işlemlerinin gecenin bu saati yapılamayacağını, üstelik sağlık durumunun refakatçi olmaya elverişli görünmediğini anlatmaya çalıştım. Oralı olmadı. Otobüsten az önce indiğini, gün boyu yolda olduğunu Antalya’dan arkadaşı için kalkıp geldiğini söyledi. Tüm bunları söylerken yine nefes nefese kalmış, terlemişti.
– Doktor bey, o benim ortaokul ve lise arkadaşım. 6 Yıl yatılı okulda birlikte okuduk. Ara sıra konuşuruz ama yıllardır görüşmüyoruz. Dün arayıp ameliyat olduğunu ve beni görmek istediğini söyledi. Detayları anlatmadı. Sadece beni yanında istiyordu. Apar topar çıktım geldim. Gidecek yerim de yok, yanında kalmama izin vermelisiniz.
– Arkadaşınızın yakını çocukları yok mu?
– O da benim gibi hiç evlenmedi. Çoluk çocuk olmayıp, yaşlanınca çevrende ilgilenecek kimse de olmuyor. Lütfen doktor bey, sesi iyi gelmiyordu. Umarım kötü bir şeyi yoktur.
Birlikte arkadaşının yanına çıkmayı önerdim. Hatta yorulmaması için tekerli sandalye teklif ettim. Arkadaşının onu ayakta ve sağlıklı görmesi gerektiğini söyleyip kabul etmedi. Kadın hastalıkları kliniğine çıktık. Hastamız iki gün önce rahim ameliyatı olmuştu. Hanımefendiyi karşısında görünce önce şaşırdı sonra ellerini tutup bir süre konuşmadan bakıştılar. İkisinin de gözleri dolmuştu. Hastamız “rüya değil, geldin yanımdasın” diyerek sarıldı. Servis hemşiresine hanımefendinin refakatçi olarak kalacağını, gereken işlemlerin daha sonra yapılacağını söyleyip onları odalarında baş başa bıraktım. Hastamızın dosyasına göz attığımda zor bir ameliyat geçirdiğini ve durumunun iç açıcı olmadığını gördüm.
Ertesi sabah nöbet odamı terk etmeye hazırlanırken hanımefendi odama gelip gösterdiğim kolaylık için teşekkür edip hastasının durumunu sordu. Doktoruyla konuşması gerektiğini söyledim ancak ısrar etti. Zor ancak başarılı bir ameliyat geçirdiğini, bundan sonra dua ve ilaç tedavisi alıp iyileşmesini beklemek gerektiğini söyledim.
– Bekleriz, doktor bey. İyileşecek olsun da bekleriz. Ömrümüz hep bekleyerek geçti. Önce okul bitsin yatılılıktan kurtulalım diye bekledik. Sonra ikimiz de öğretmen olup öğrencilerimizin başına gideceğimiz günü bekledik. Farklı illere yerleştik. Oralarda da bekledik. Çocuklar gibi, hafta içleri hafta sonu gelsin diye, bayramlar tatiller gelsin diye bekledik. Emeklilik yaklaştıkça dişimizi sıkıp emekli olmak için bekledik. Şimdi o iyi olsun da bekleriz, yine bekleriz. Ne olacak?
– Ancak, bu kez durum ciddi görünüyor.
– Biliyor musunuz? Akşam yanında kalınca öyle mutlu oldu ki “Çoktandır böyle derin ve dinlendirici uyumamıştım, gördüğüm rüyalar da çok güzeldi” dedi bana. Çok yakın arkadaştık onunla. Tanıştığımızda ikimiz de 12 yaşındaydık. Yatılı okulda gündüzcü arkadaşlar gider el ayak çekilir biz kalırdık. Karanlık erkenden inerdi, korkardık. O bana, ben ona destek olurdu. Oyunlarımız da ortaktı. İddialaşırdık. İlk önce hangimizin evleneceği konusunda da iddialaşmıştık ama olmadı.
– İkiniz de evlenmemiş birbirinizi beklemişsiniz, sanki.
– Kısmet. Sanırım ikimiz de evlenmek istemeyip çocuk kalmayı seçtik. Orada o küçük ergen halimizle kalmak istedik. Emin değilim.
– Nasıl yani?
– Bir gün ona yalnızlıktan yakınıp “keşke evlenseydim” diye söylenince “evlenen arkadaşlarımıza bakıp büyümekten korkan çocuklarız biz” demişti. O yüzden ilkokul öğretmeni olup çocukların yanında kaldık. Herkesin arkadaş olup oyunlar oynadığı, zamanı unuttuğu, ihanetin, yalanın uzak olduğu o yaşları terk etmek istemedik, ikimiz de. Şimdi bize evde kalmış kız kurusu filan diyorlar umurumda bile değil. Hayat beklemekle geçiyor madem, hiç olmazsa kendi istediğimiz gibi bekleyelim diye düşündük.
Saatine bakıp ayağa kalktı, teşekkür etti. Odadan çıkmadan geri dönüp “Biliyor musunuz? Bizim o temiz dünyamızda ne hastalık ne de ölüm vardı, doktor bey. Onu iyileştirmelisiniz” dedi. Bir hafta sonra hastamızı taburcu ettik. Hastaneden birlikte ayrıldılar.
İki yıl kadar sonraydı. İş yoğunluğu nedeniyle bir süre kimseyle görüşmek istemediğimi söylememe karşın bölüm sekreterimiz yaşlı bir hanımefendinin ısrarla görüşmek istediğini söylüyordu.
Hanımefendiyi önce hatırlayamadım. Nüfus kağıdını gösterip kendini tanıttı. Elindeki kabı uzatıp “bu arkadaşım için, geçen hafta toprağa verdik” dedi. Elleriyle yaptığı irmik helvasını arkadaşının anısına bölüm çalışanlarına dağıttı. Yorulmamasını rica etsem de dinlemedi. “Doktor bey oğlum, bu helva öyle bildiğin helvalara benzemez. İçindeki portakal kabuğu rendesi ayrı lezzet verir, rahmetli de çok severdi” dedi. Servisi bitirdikten sonra kaşığı elinden bırakıp koltuğa oturdu, sessizce ağlamaya başladı. Teselli etmeye çalıştık çabuk toparlandı.
Şua tedavisi ve kemoterapiyi bile oyuna dönüştürmeyi başardıklarını ancak işlerin iyi gitmediğini iki yılın hayli zor geçtiğinden söz etti. “Bundan sonra ne yapacaksınız?” diye sordum. Başını önüne eğdi “Ne olacak? Bekleyeceğim, yine bekleyeceğim. Bu kez oyun arkadaşını yitirmiş bir ergen gibi kendi kendime oyunlar oynayıp bekleyeceğim. Fal bakıp, bulmaca çözeceğim. Bu yaşa kadar büyümedim bundan sonra da niyetim yok, iflah olmaz ergen olarak kalacağım. Her şey için teşekkürler” dedi. Kendini toplayıp ayağa kalktı.
Odada bulunanların elini sürmesine fırsat bırakmadan kabı kacağı topladı. Servis kapısına kadar eşlik ettim. Ayrılırken elimi sıktı “En kötüsü ne biliyor musunuz? Zaman geçiyor ve onun yokluğuna alışıyorum. Bir de şu uykusuzluk olmasa” diye söylendi. Arkasına bakmadan koridorun kalabalığında gözden kayboldu.
Dr. Mehmet Uhri


Yorum bırakın